Ülkemizde her yıl farklı meslek gruplarında, yetkisi olmadığı hâlde iş yapan ya da mesleğini kaçak icra eden insanlara dair haberler okuruz. Ancak yelken sporu gibi elit, bilgi ve beceri düzeyi yüksek olması gereken bir branşta, “öğretenlerin” büyük çoğunluğunun hiçbir yetkinlik ya da sertifikasyon programına dayanmadan yelken öğretiyor olması, Türkiye denizciliğinin gelişim hızını yavaşlatan en temel nedenlerden biridir. Çünkü herkes öğretiyor , inanın bana herkes !
Peki başka ülkelerde bu iş nasıl yapılıyor?
Türkiye Yelken Federasyonu’nun bu konudaki çabaları neden görmezden geliniyor?
Bu sorulara birlikte cevap ararken, önce yurt dışı menşeli sistemlerin nasıl işlediğinden kısaca bahsetmek gerekiyor.
Ben ara jenerasyondan bir yelkenciyim. Bu mesleği gerçekten doğru şekilde icra eden insan sayısının ülkede çok az olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Yıllar içinde yıpranmış biri olarak ben de eğitimlerimi günden güne azaltıyorum. Bunun en büyük sebebi, son dönemde taleple ilgili yaşanan ciddi sorunlar.
Eğitim almak isteyen birçok kişinin zihnindeki beklentiler, bizim deniz üzerinde öğretmemiz gereken temel denizcilik becerilerinden oldukça uzak. Bu durum mesleki anlamda ciddi bir soğuma yaratıyor. Bu yüzden özellikle yaz aylarında eğitimi azaltıyor, daha çok tatil programlarını tekne üzerindeki deneyim paylaşımıyla birleştiriyorum.
Ancak konu eğitimse, orada konfor olmaz.
Eğitim teknesinde şaraplık olmaz, kahve makinesi olmaz. Eğitim teknesinde güvenlik ekipmanları olur; analog vinçler, tüm trim enstrümanları bulunur. Eğitim teknesi, konforun değil disiplinin olduğu bir yerdir. Fakat talep; trim öğrenmek, fırtınayı anlamak ya da denizden adam kurtarmayı öğrenmek olmayınca, eğitim tekneleri katılımcı için adeta bir zulme dönüşüyor.
Bu nedenle kendi sistemimde bu iki kavramı net bir şekilde ayırdım. Eğitim teknemde konfora dair hiçbir unsur yok. Tatil ve deneyim paylaştığım teknede ise konforu özellikle abarttık. Çünkü hem tatil hem eğitim olmuyor; olmamalı.
International Yacht Training (IYT) Türkiye’ye ilk geldiğinde, babam Türkiye şubesiydi. Benim bu işe başlamam için gerekli eğitimleri de kendisi üstlendi. Ancak eğitmen belgesi sınavı aşamasına gelindiğinde, “Amerika merkezle kan bağınız var, bu nedenle sınav denetmeni yurt dışından gelecek” denildi. Böylece hem ben hem de diğer eğitmen adayları Türkiye’ye sınava alındı.
Bu sınavda size bir şey öğretilmez; bilginizi ispatlamanız beklenir. Uygulama sınavında motorsuz çapa atma ve yanaşma, elektronik aygıtlar olmadan kör seyir, denize düşen bir kişiyi motorsuz şekilde 3,5 dakika içinde güverteye alma gibi görevler vardı. Teorik sınavla birlikte tüm aşamaları geçip 100 üzerinden 75 ve üzeri alanlar eğitmen olabiliyordu. Ancak pratik sınavdaki tek bir hatada sınav tamamen geçersiz sayılıyordu.
Bu ciddiyette bir sınavı geçebilmek için sadece eğitim değil, gerçek denizcilik tecrübesi gerekir.
Bugün “ben eğitim veriyorum” diyen yüz kişinin en az doksanının bu sınavı geçemeyeceğinden eminim. Yarışçılığı denizcilikten ayırmak, eğitim veren birinin yarış yapamamasını normalleştirmek Türkiye dışında hiçbir ülkede kabul edilebilir bir durum değildir. Avrupa’da “Ben yelken eğitmeniyim ama yarışmıyorum” dediğinizde anlamsız bakışlar ve soru yağmuruyla karşılaşırsınız.
Bugün ise birçok eğitmen, hâkim olmadığı alanı “yarışçılık başka bir şey” diyerek başkalaştırmayı tercih ediyor. Oysa çok iyi yarışan ama eğitim vermeyenlerin sayısı, hiç yarış bilmeden eğitim verenlerden daha fazladır. Bu durum tam anlamıyla bir muallaklar sofrasıdır.
Yarışın bu işin içinde olmasının sebebi kupa kazanmak değil; tekneyi doğru abrayabilmek , iyi manevra yapmayı öğretmek, sert havada ve dalgada dümeni nasıl tutacağını anlatabilmektir. Bir fırtınada canınızı emanet ettiğiniz kişinin tecrübesini, yeterliliğini ve eğitimini sorgulamak zorunda kalmamalı amatör denizci adayları.
Bu yazı serisinde, işini doğru, legal ve liyakatle yapan kurumların ve insanların fikirlerini paylaşmayı hedefliyorum. Çünkü doğru işin yanlış zamanı olmaz. Hepimizin arzusu, sektörün daha kaliteli ve üst düzey bir yapıya kavuşmasıdır.
Yazıda bahsettiğimiz sorunlar aşılmadığı sürece, uluslararası başarılar, dünyaca ünlü yarışlardaki dereceler ve dünya yelken tarihindeki yerimiz ne yazık ki sınırlı kalacaktır. Burada bir–iki yıllık bir değişimden değil, önümüzdeki on–yirmi yılın, hatta gelecek nesillerin kuracağı sistemlerden söz ediyoruz.
Sosyal medya çok güçlü bir araç. Ancak içinde iyiyi de kötüyü de barındırıyor. Bu işin içinde olan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gördüklerimizin büyük bir kısmı gerçek değil. Hakim olmadığınız bir konuda, izlediklerinizin doğru mu yanlış mı olduğunu ayırt etmek neredeyse imkânsız.
Denize hiç açılmamış bir amatör denizci adayından bunu ayırt etmesini bekleyemeyiz.
Çözüm aslında çok basit:
Yelken okulları birliği kurmak, bu birliğe dahil olan kurumları eksiksiz ve denetlenebilir hâle getirmek, federasyonun sertifika programlarını güçlendirmek ve sosyal medyayı doğru bilgiyi yaymak için kullanmak.
Problemi anlatmak sayfalar sürer.
Ama çözüm, sadece bir paragraf.
Bir sonraki yazıda üstadların fikirlerini , yaşadıkları problemleri ve çözüm yollarını derliyor olacağım. Çünkü hiç birimizin niyeti pastayı paylaşmamak değil , deniz hepimize yeter ancak bizim mesleğimizde çocuk oyuncağı değil. Saygıyı hak eden , bir gencin meslek olarak hayal edebileceği çok güzel ve zor bir branş. Sadece kendi mesleğimize yapılan saygısızlıktan rahatsısız ve artık bu konuyu konuşmaya başlıyoruz…
Yüzünüzden yel , teninizden tuz eksik olmasın.



























